İçses... İçses... Duyamıyorum seni, neden ki?
Bir yerde bir temassızlık var, biliyorum ama bulamıyorum neresi?
Kendini bana duyurmaya çalışıyor gibi de değilsin son günlerde.
Kaybetmişim bulamıyorum; ara kablolarımız nerede?
Düşürdük jakları heralde tek tek;
Fevkalade bir kalabalığın içinde...........
İçses... İçses.... Mikrofon kullansan kablosuz?
Aramazdaki camlar öyle kalın ki;
Belki parçalanır, kırılır tuz buz
Sen sen ol;
Sessiz sedasız düşünme
Bağır bağırabildiğince!
Kendi ellerimle kitlediğim kapıları aşamayan sözcüklerim
Döner gelir bana belki
Yüksek volümden ziyade.
İçses... İçses... İçime boşalttın tüm cümlelerini
Şimdi kussam bile faydasız;
Geri gelmez acılarımın güzel kafiyeleri
Acı mı dedim? Ne oldu?
Sanki biri benimle konuştu.
Dönüşen ve değişen bir şeye aşık olmak gibi
Hep bildiğin senaryo, bunun ta kendisi!
İçses.. İçses... Günlük taze tortular mıydı seni bana susturan?
Öyle çok konuşmadın ki, ürktü seni seslendiren adam
Ben bir gevezeyim, dışsesiyim ruhumun;
Kendi dublajını yapmaya bile vakti olmayan...................
İBADET
6/8/2009İçimdesin hissediyorum.
Ağzımdaki mevcut sigara tadı bile engellemiyor damarlarımda akışını.
Binlerce kristal parçasısın, canımı yakıyor özünün ışığı.
Ben senim, sen bensin şimdi;
Böylesine bir zamansızlık mutlu eden beni;
Oysa ki bu yalnızca "biz"den dolayı
Korkumu özgür bıraktım yolunda
Kavuşacağımızı bildiğim için eninde sonunda
Tek "aşk" bu beni yakan.
Sensin tek gerçeğim.
Bana şah damarımdan yakın olan.
- Aaa Ankaralı mısıııın?
- Ya evet. Biz sonradan taşındık ama İstanbul'a. Öyle esti bizimkilere 60 yaşından sonra kalkıp geldiler bi gazla. Ama iyi keyifleri, seviyolar burayı.
- Ayyyy iyi gelmiştir tabii Ankara'dan sonra. Kuru kuru ne o öyle! Ben deniz görmezsem yaşıyamam ağğbii!
- Yok olay deniz diil pek. Ankara iyidir hem ya. Yaşamayan pek bilemez.
- Evet evet. Öyle diyolar hep. Orda yaşamadıkça sevilmiyo orası. Ama ne biliyim yaaağğ ben 2 gün duramadım. Neydi orası Tunacık mı bi yer var yaa..
- Tunalı olmasın...
- Ha evet. Oraya gitmiştik işte öyyle dümdüz bi cadde nesi varsa.
- ...
- Bastılar beni, aynen geri döndüm valla! Ama tabi neyse canım, senin doğduğun büyüüğün yer sonuçta..
- hmmm (zoraki bir gülümseme, hafif göz seyirmesi)
Bir İstanbullu ile bir Ankaralı vatandaşın bir klasik halini almış dioloğunu dinlediniz sayın seyirciler. Ortada "bir yere ait olmak" gibi bi durum var, her zamanki gibi. Herkes kendi çöplüğünü sever, sevsin de zaten. Ben de nacizane bir Ankaralı Ankara-sevici olarak bu sohbete kaç kere maruz kaldım hatırlamıyorum bile! (Ankara-sevici biraz artı on sekiz bi yaklaşım oldu. Sanki AŞTİ de otobüsten iner inmez şehrin en manidar sembolü olan Atakuleye yönelicekmiş gibi... ) :)
Efendim, Ankara; Atatürk'ün birçok mantıklı sebepten ötürü başkent ilan ettiği, Türkiye'nin en büyük meclisinin olduğu, Anıtkabir'e sahip ve bilimum bürokratik dalganın konuçlandığı güzide bir İçanadolu ilimiz olmaktan ziyade; yolda yürürken poponuzun güvenliğini çok kafaya takmadığınız, çoğunlukla gri olmasından ötürü yeşili hemen algılayabildiğiniz, genellikle insanların mahalle veya site mevhumlarının olduğu, bundan ötürü suratta kocaman bir gülümseme ve dizlerde binbir çeşit yarayla beraber toz toprak kokulu mutlu mesut bir çocukluk geçirdikleri bir şehrimizdir. "Peki bu kadar uzun cümleler kurup da beyin bulandırmanın manası ne?" derlerse nolur adama? Varsın desinler. Dets dı vey ay ekspres mayself.
Çok sevgili anne ve babamın 2 sene evvel taş-toprak-altın kaygısı gütmeksizin Ankara'dan kopup geldiği İstanbu'la yerleştikten sonra ruhumda baş gösteren Ankara sevgisi hakkında dilim döndüğünce aydınlatmak isterim sizi değerli megakent sakinleri. Tabii siz bunu okuduğunuzda gözünüzde canlanan "yazları kurak ve sıcak, kışları soğuk ve yağışlı" şehir iklimi kimliğini Atatürk de gelse yıkamaz ama, olsun. Maksat konuşmak; yazmak olsun. Ay lav breynstormink.
Bilenler iyi bilir. Ankara ikiye ayrılır. Ankara ve Keçiören. Biz sayın Gökçek'in el atmadığı kısımla ilgileniyoruz. Belki yapay şelalelerimiz, muhteşem oyun parklarımız yok ama. Olsun. Çiftlik dondurması yiyerek kuğularla büyüdük, varsın olmasın şelalemiz bu saatten sonra. Aslında bahsetmek istediğim tam olarak bu da değil. Ankara dedik ya, karısının bir zamanlar ortaokulda matematik örtmenim olduğu ufak bi Melih Gökçek vurgusu yapmadan duramadım. Huyum kurusun.
Evdeki ahalinin kimlerin çocuğuyla top oynadığını bildiği zamanlar işte. Bütün babaların iş arkadaşı olduğu, annelerin de fokur fokur kaynayan bir dedikodu kazanı eşliğinde sabahlıklarla türk kahvesi içtiği bir lojman kafası mevzu bahis. Ailen en yakın arkadaşının ailesinden hoşlanmıyorsa sıçtın. Böyle de bir gerçek yok değildi hatırlarsanız. Eş ve baba durumundan ötürü yersiz bir böbürlenmeye sahip insanoğlunun, ebeveyinlerde yol açtığı aşırı hassasiyet ve tiskinti de denebilir buna. Annem büyüyünce anlarsın kızım derdi, büyüyünce anladım. Ay heyt sidik reysink!
Zaten zaman ve dönem itibariyle sokakta salyalar saçarak oyun oynayan çocuk modelini ucundan yakalamış insanlar olarak, bunu gereksiz bir coğrafi sınıflandırmaya sokmaya da gerek yok. Ama işte, Ankaralı olanlar bilir. Gidilebilicek en uzak mesafe bile, annenin balkonadan sana seslenen "edaaaağğğ baban gelicek hadi kızıııım" bağırışını duymaya yeticek kadar yakındır aslında. Bir kere bir insan evladı düşünün ki; gece hayatı 7 yaşında başlamış olsun! (bkz. bendenizedaerdoğmuşoğullar
E ne duruyoruz. Kağıt var, klavye var, akıl var, hitabet dürtüsü var; seslenelim gitsin!
Sevgili Ankara'dan göçüp İstanbul'un kurtlar sofrasında drakulalarla rakı içip, gulyabanilerle iş yapmak durumunda kalan hemşehirlilerim; değerli Ankaralılar!
İstanbul'a geldiğimden beri bir şekilde yavaş yavaş Almanya'daki Türk vatandaşlarımız edasıyla İstanbul'u ele geçirmenizi elimde bol buzlu viskim, ipek sabahlığım ve kucağımda kedim ile arkama yaslanıp keyifle izlemekteyim. Her ne kadar insanları oralı buralı diye ayırt etmeyi sevmesek de, bunu hemen hergün yaptığımız için dillendirmekte bir sakınca görmüyorum. Önce "ayyy ben denizsiz yaşıyamam" diyip, hergün boğaz köprüsünden üzerlerindeki farkındalıktan yoksun o kanıksamış insan moduyla geçen, ortada Ankara karşıtı söylemlerde bulunan İstanbullu zat-ı muhteremlere elimi belime koyup şöööyle bir çemkirdikten sonra onlara sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Arada kalmışlığın ve kendini HİÇBİR YERE AİT HİSSETMENİN tadını en çok çıkaran bir hüynımbiying olarak, içimizde olduğunu düşündüğüm bu "yarı büyük şehir-yarı taşra" insanı ambiyansından şaşmayıp, bu karmaşık ilişkiler kompozisyonunda kendimize arka taraflardan koltuklar ayırtmamızı diliyorum her zaman. Böylece beraber kalıp bu şehr-i cümbüşü elimizde çiftlik dondurmalarımız ve yüzümüzde o hemen herşeye vakıf ancak yine de bir kısmı hala naif kalmış ifademizle izler dururuz. Hem arka koltuk hep iyidir. Amerikanyalı dostlarımızın da dediği gibi: Sii dı big pikçır!
Ulan ne diyo bu kız, diyeniniz varsa da... Ona dicek pek bişeyim yok. Ağzımdan her çıkanın anlaşılması kaygımdan 8 yaşından beri uzak duruyorum. Ondandır ki annem evdeki ruhuma en yakın olan materyali bir huniyle özetliyor. Deliyim, delisin, deli. Deliyiz, delisiniz, deliler. Delisin dediler... Önce aynaya bir bakın efendiler....
Atatürk Orman Çiftliği dondurması demişken; İstanbul'da Den Cafe'de var arkadaşlar. Gidiniz yiyiniz. Üzerine de böğürtlenli limonata içip konuyu kapatınız.
Gerçi bazen o caanım endüstri tasarım harikası mavi dondurma kabını porselen tabağın içine koyup getiriyolar ama olsun. Biz yine de onun kapağını yalamaktan alıkoyamıyoruz kendimizi. (bkz. A nokta Selen Selçuk. bkz. E nokta Erdoğmuş)
Bu biraz fazla uzun oldu.
Okuduysanız eğer ki; Tanrı sizi korusun.
Eğer bu cörnılı 5 gün içinde 6848 kişiye göndermezseniz bir daha hayatınız boyunca Ankara'ya ayak basamaz, dolayısıyla AOÇ dondurması yiyemezsiniz. O zaman Den Cafe'ye gidersiniz ama işte Nişantaşı& porselen tabak gerçeğiyle karşılaşır, olayın özünün tadını çıkaramazsınız.
Tanrı botanik bahçede zamanında karpuz kesip bira içmiş olan herkesi korusun.
Ve pek tabii Yüksel ve Dostlar Sitesinde benden önce; benimle beraber ve benden sonra büyümüş herkesi...!
Amen.
Sevgili allah baba,
Ben bu satırları yazarken sen çoktan benim ne yazıcağımı biliyo olucaksın ama olsun. Sonuçta senin bildiğini kul bilmiyo öyle değil mi?
Sevgili Allah baba, hitap ederken imla kurallarına dikkat etmeliyim? Sana sen mi demeliyim, siz mi demeliyim? Bunlar benim 7 yaşından beri düzenli taşıdığım kaygılar. Daha küçük bi kızken bile her gece yatmadan arapça iletişim kurmak yerine sana iyi geceler dileyip sana seni ne kadar çok sevdiğimi söylemek isterdim. Söylerdim de. Arapçadan hoşlanmam hala bilirsin. Anlamazdım insanlar neden korkarlardı senden? Kendi gizlerinden, kinlerinden, saklı kalmışlarının yansımasından mı korkarlardı ki? Sen şah damarımız civarındayken kalplerinin içindekileri gördüğün için miydi algılarındaki çekincelik??
Dünya her zamankinden birazcık daha hızlı dönüyo sevgili allah baba. Tabii, senin sopan yok ki dürtesin bizi! Başımıza her gelen hayırsızlığı, yaramazlıklarımıza bağlıyoruz ya hani... Kendi inanç sistemlerimizde başkalarını ne de güzel yargılıyoruz. Üzülüyorum ben allah baba.
İnsanoğlu da bi garipleşti, görüyosundur elbet. Şaşırma yetilerini kaybettiler yüzyıllar içerisinde. Tri ci teknolojisi çıkmış insanlar istediklerinde birbirleriyle görüntülü konuşabiliyolarmış da öyleymiş de böylemiş. Sorsan şaşırmazlar gökteki asılı yıldıza, pofidik hayvancıklara benzeyen bulutlara, biraz sussak ne konuştuklarını anlicağımız ağaçlara, güneşten kopma; bir zamanların hızlı toz bulutu gezegenimizin tabak gibi durup havada kendi ekseni etrafında usturuplu usturuplu dönmesine. Çok tuhaf gerçekten allah babacım.
Oysa ki sen kalemler vermedin mi bize doğarken? Çizelim, boyayalım, karalayalım diye! Her şeye bu denli hazırlanarak yaşamayalım, öncesinde taslaklar olmaksızın bazen de skeçler yapalım diye! Zaten artık pek çizen de kalmadı adop fotoşop çıktı mertlik bozuldu sevgili allah baba. (bkz. kontrol ze kafası)
Derler ki bir de, iki bin on ikide foton kuşağına girecekmişiz. Herkes iliğine kadar korkuyor, bense bekliorum kendisini büyük bir merakla. Dünyanın bu alacakaranlık kuşağı yeterince uzun sürmedi mi? Haydi biraz da altın çağda konken oynayalım Pervin Teyze!
Uzun zamandır konuşamamıştık, iyi geldi. Ben sana şiir yazdım bi de ama kurallar gereği seninle benim aramda kalması gerekiyo....muş. Yazarken yanımdaydın, ağlattın beni biliyosun.
--------------------------
Bize verdiğin nimetler için sana her sabah teşekkür edip, akşam sarhoşluğumuzla unuttuğumuz için kızma bize. Bir efes pilsen gerçeği var çünkü ortada!
Bir şekilde eksilttiğimiz farkındalığımızı, organik ekmek yiyerek geri kazanabileceğinizi düşünüyoruz De Ne A'larımız başkalaştıkça
Herşeye şaşaırıp; bir buna şaşırmıyoruz ne tuhaftır ki;
Çağ; Metamorfoz çağı ne de olsa......................
Tanrı bütün pembe filleri korusun.
Bütün pembe fillerimi koru allah baba....
Amen.
SİNİR TESTİ!!!
6/8/2009Farkettim de son zamanlarda devamlı "kadınlar ve erkekler" diye konuşup durmuşum. Neden böyle bir girizgah yaptım hemen söyliyim... Eh, şimdi de memleket sınırları içinde bir dişi olmanın promosyonu olan ağır sırt çantamızın içindeki kirli çamaşırlardan bahsedicem. Bizim kirlettiklerimizden değil ama, "toplum"un bize 2.el düşünce sistemleriyle hediye ettikleri yüzde yüz pamuklu olanlardan!
Böyle bıt bıt konuşuyorum da eş dost akraba falan var, onlar da okuyo onu napıcaz? Hemen söyliyim napıcaz... Önden bi sesleniş yapıcaz elbet...
SEVGİLİ EŞ DOST 1. 2. VE 3. DERECEDEN AKRABA İNSANLAR,
HOŞUNUZA GİTMİYOSA OKUMAYINIZ DERİM BAŞTAN. AMA DURUM BU. TUTMUYORUM ÇENEMİ, İFŞA KABİLİYETİM DOĞUMUMDAN BU YANA YAKAMI BIRAKMIYOR Kİ SİZ DAHA İYİ BİLİRSİNİZ. YADIRGAMA MEKANİZMANIZI RİCA EDERİM EVDEKİ KULLANILMAYAN KÜÇÜK TUVALETLERİNİZE KİTLEYİNİZ. YANINIZDA GETİRMEYİ TERCİH EDERSENİZ, HOŞ KARŞILAMAZ BÜNYEM. PEKİ BEN NEDEN ÇEMKİRİYORUM Bİ FİKRİNİZ VAR MI? BEN NOLUR NOLMAZ ŞİMDİDEN ÇEMKİRİYİM DE "AAA BAK YÜCEL KIZIN NELER NELER YAZIYOR İNTERNET ALEMİNDE" DİYE ANNECİĞİMİ ARAYIP SİNİRLERİNİ HOPLATMAYIN KADININ. O ZATEN BUNLARI İLK OKUYAN İNSAN....
...diyip, güler yüzümüzle taze bozulmuş sinirlerimizi kamufle ederek devam edelim. Evet. Bahsetmek istediğim bikaç şey var. Mühim konular haliyle. Ve de türümü ilgilendirmekte bütünüyle... Efendim vücudumuzu yalnızca dumansız hava sahasında kalarak hor kullanmamış olmuyoruz biliyosunuz ki. Kol gezen kol gibi bir yığın kadın hastalığı var. Bu durumda kendimizi korumayı, yere tükürmeyip çimenlere basmayarak çevremizi korumanın da ötesine geçirerek esas görev edinicez omurgamızı dik tutaraktan. Daha sonra doktorumuza gidip tetkitlerimizi yaptırıcaz mesela. Sevicez kendimizi... Sonrasında tosun tosun çocuklar doğurup doğurmamak tabii bizim insiyatifimize kalmış. Ama önce oksijen maskesini kendimize takıcaz ki, yanımızdakilere faydamız dokunsun.
(Kendimi toplumsal mesaj verme kaygısında olan Esra Ceyhan gibi hissettim.Bu bi kez daha olmuştu sanırım. Bir üçüncüsünü yaşamaktan uzak tutsun beni rabbim. Bir an kendimden tiksindim gene.)
Ben de herşeyden çok kendini seven, uyandığında bile önce kendini öperek günü karşılayan bi insan evladı olarak doktora gittim bugün. Hayır hayır, annem götürdü! Elimden tutarak, dışarda kitabını okuyarak muayenemin bitmesini bekledi. İçeri giren ve içerden çıkan Eda'lar arasındaki 47 fark görülmeye değerdi! Çok sevdiğim biri söylemişti... Kadın jinekologla kadın diş hekimine gitme diye. Büyük sözü dinlemezsen öyle ağlatırlar seni. Muhtemelen hayatın bütün hıncını nacizane bedenimden çıkarmak niyetindeydi kendisi. Surat da böyle beş karış.Yanındaki stajyer olduğunu düşündüğüm çocuğua direktif veriyor önce: "İbrahim, iki elini kullan ibrahim! İbrahim, çekil ibrahim!" hay kafana benim kadar taş düşsün ibrahim! Bu duyarsızlıkla sen hademe bile olmamalısın ibrahim! O an düşünce baloncuğumun içeriğini size anlatmak istemem. O zaman bahsi geçen bu eş, dost, akraba tayfası annemi aramakta son derece haklı sebeplere sahip olurlar çünkü!
Kadın doğum enteresan bi olay. Tabii olay bekleme salonunda! Bi düşünün ki, her yer silme kadın! Son zamanlarda tansiyon ile şekeri anlaşamayan bi insan olarak bulduğum tekerlekli sandalyeye çökmüş eli ayağı titreyerek çıbık krakerini yiyen ben, tuhaf diologlara yalnız başıma şahit olmaktan ötürü kıkır kıkır gülmeye başlayınca, zaten dertli olan kadın güruhunun ters bakışlarına maruz kaldım. Eh haklılardı! Haklılardı da, 65 yaşındaki bi teyze gelip kayıt esnasında ona "gebelilk durumunuz" var mı diye soran memur bayanı "utan ayol, kaç yaşında kadınım ben! Bu da bebek değil; göbek, göbek..." diye azarlayınca kendimi tutamayıp ağzımdaki krakerleri etrafa saçmam oldukça normal bi davranıştı. Dönüp kadıncağıza "teyzecim, seks erkeğin kadına yaptığı kötü bişey değil, kaldı ki senin yaşında bu bir gurur kaynağı olurdu" demek istedim ama yemek borumdan gerisin geri indi kelimeler.
Lisedeyken, regli oldukları zaman kız arkadaşlarından neredeyse sıranın altına girerek ezik ezik ped isteyen kız çocuğu olgusuna sinir olurdum. O zamandan belliymiş tabi.. Burda bahsetmek istediğim şey kanatlarını açıp gerine gerine koridorda yürümesi değil elbet ama, bi kendimize gelelim be abicim, bırakalım bu utanma çekinme işlerini! Daha geçen gün serviks kanseri hakkında araştırma yaparken bir sitede rastladığım ibareyi okuduğumda gözeneklerim hep bir ağızdan diken diken oldu. Bir kadın hastalığının tedavi sürecinden "oldukça ağrılı" diye bahsederlerken sonuna bir de "..ve de oldukça utanç verici" diye rezil bir yaklaşım yapıştırmış godzillalar. Daha sonra uzun yıllar editörlük yapmış olan bir arkadaşım bunun kesin bir kadın tarafından yazılmış olduğunu söyleyince göz bebeklerim retina tabakamı kapladı. Dünya onların iki bacağı arasında bi yerlerde dönüp duruyo işte napsınlar... Napıcaklar, giysinler pamuklu beyaz donlarını, ağızlarında bir düdük, oturup toplumun namus bekçiliğini yapsınlar!
Hadi ordan derler adama.
Dosdoğru duralım hanımefendiler! Haddimizi ve vücut ölçülerimizi iyi bilelim.
Sonra kot alırken adam beden sorunca kalırsınız öyle.
Öperim bilincinizden.
Tanrı bizi sinirli kadın cinekologlardan ve erimiş algida max'tan korusun!
Amen.