Çok sevdiğimiz iki insanın dünya evine girmesini kutladığımız bu gecede bile çaldığı zaman "bi dk ben bi piste gideyim..." dediğim maykılımızı anıp da başlamak istedim nedense. Dicey vasfıyla orda oturan iki yağız delikanlıya "abi bi biliiciiin çalsana" dediğimde; "ya nası yazılıyodu" diye bi cevap vermiş olsalar da bana; olsun. Sonuçta şarkıyı hecelediğimde "aaaa bu muydu abla yaaa" demeleri bile içime azıcık su serpti.
Malum konu düğün. Bir gelin ve bir damat mevzu bahis. Ortada baştan aşağı planlanmış bi gece var. Sen orda oturup çekirge çaldığında yüzünü buruşturuyosun belki ama; içindeki yurdum kırosu 2. dakikada kendini ortada seksek sekerken buluveriyo. Tabii bunun bi de Ankaralı olmandan ileri gelen bi "profosyonel ankara havası dansçısı" sıfatı var. "Tamam ankaralıyız da, sabah kahvaltılarından önce pilates yerine ankara havası oynayarak formda kalmak gibi bir çabamız da olmadı hiçbir zaman", diyemiyosun tabi gelinin eniştesinin kayınbiraderine. "Hooop kaldır kanatları ve sekmeye başla" anlayışı doğrultusunda içindeki dünya insanını ezip, hep bastırdığın o kurak ankara canavarıyla pistte kendinden geçip dans etmeye başlıyosun..... Bu anlarda içtiğin rakıların da ciddi bir etkisi yok değil. Buraya kadar her şey güzel... Sonra iki saattir tepende hissettiğin ışığın, dolunaydan değil de kameradan olduğunu farkediyorsun. Yani sen çık o piste, sonuna kadar yap muuunvolkunu, bugini; adam sadece senin çekirgeni baştan sona kaydetmiş olsun. Adaletsiz dünya düzeni işte...
Eh tabiatıyla bu durumu gözüme kesirdikten sonra ben; bütün gece boyunca kameraman kardeşimizi terörize eder bir hal takındım. Çık dans et, çat kıçında bi flaş patlasın, olmaz öyle şey. Her frsatta kendimi kameranın önüne atıp yılan dansı yaparak objektifi esir almam sebebiyle, yalnızca 15 dk sürdü adamcağızın benden fellik fellik kaçmaya başlaması.
Bir düğün söz konusu olduğunda, herkes çok iyi bilir ki, olması gereken gibi odak noktası gelin ve damat değildir hiç. Yani en eğlenmeleri gereken gecede komşu Münevver teyzenin pastanın içine konan damla çukulataları eleştirmesini izlerler uzaktan çaresizce. Yani abi, evleniyosunuz, tek eşlilik forevır gibi bi durum var halihazırda.... bak eğlenmene, kaldır kanatları iki ankara havası oyna. Ben mesela, iki insanın o gece yasal bi şekilde sevişicek olmasını neden davul zurnayla kutlarız anlayamamışımdır hiç. Eğer düşünce baloncuğu okuyabilme özelliğim olsaydı kesinlikle seçiceğim ilk mekan en yakın düğün salonu olurdu.... Sonuçta herkesin gecenin sonunda ne yapıcağınızla ilgili az çok bi fikri var:)
Eve gelir gelmez annemle babamın salonda duran evlilik fotoğraflarına yöneldim nedense. Siyah beyaz ve resim gibi... Kıçlarında dolaşan bir kameraman olmaksızın, çocuklarına bıraktıkları az ve öz birkaç fotoğraf yalnızca. Tabii bir de rakı masasında anlatılan düğün anıları. Sevgili ebeveynlerimi bundan 30 sene önce hayal etmemi sağlayan ve asla tahayyül edemiceğim hallerini düşünmeye sevk eden anılar...
"Anneniz su gibi kadındı valla... Görür görmez vuruldum... Üzerinde puantiyeli bir elbise vardı" .....
Yok artık puantiyeli elbise babacım...
Yok sonradan anlatılan düğünler falan.
Öyle görür görmez de vurulmuyo kimse kimseye artık.
Renkleri yüzde yüz seçebildiğinden makyajı akmış bir yığın sarhoş kadın hatırlıyosun düğün diyince.
Çünkü lanet olsun ki bütün kameralar HD artık......
Bigün biri benimle evlenicek kadar karartırsa gözü, baştan söylicem çekirge yok!!
...Ve çocuklarıma yüzde yüzünü aktarmamak pahasına da olsa; kıçta gezen bir kameraman gerçeği de yok!
ve hatta mümkünse sonradan fotoşop müdahaleli stüdyo fotoğrafları yerine, şipşaklar var...
Zaten nedir bu herşeyin yüzde yüzünü görelim kaygımız.
Yüksek çözünürlükte çekilen fotoğraf kadrajlarına ruhlarımızı dahil eden teknoloji bulunamadı hala hatırladığım kadarıyla.
Hepinizin düğününden öperim.
Esen kalın.
p.s: Sevgili Melih ve Tümay... Kıçımızdaki kameraman olgusu da dahil olmak üzere dört dörtlük bi düğündü. Nedendir bilinmez ama ben geline gelin demem, gelin sarhoş olmadıkça... Biir ömür boyu mutluluklar... Çabucak üreyiniz efem;)
BİRTAKIMAYILMALARBAYILMALARVOLÜMBİR
8/7/2009Sadece eve gitmek için 1 saatini trafikte geçirdiğim için değil sevmemem bu şehri. Ya da artık beraber bir organizma olduğumuz mor bisikletime bir süreliğine de olsa binemicek olmam da değil. Eve giderken, yorgun ve henüz yoldan gelmiş gözlerimle şaşkın şaşkın nişantaşından geçerken birinin açlığına; diğerinin tokluktan geçiricek olduğu mide fesadına şahit olmak da değil. Daha sonra ünlü bir ölü olmanın gereksinimi olan teşvikiye camii'nin yanındaki "teşvikiye cafe" ye bakıp da, dumur olmam hele hiç değil....
Mesele büyük. Gel gör ki, şehir büyük…….
...Ve bir yığın kanı donmuş insanla aynı trende yolculuk yapmak gibi bir talihsizlik de vardı dünkü menümde ne yazıktır ki.
Benim de sıfır noktam varmış, dün gece kendimden büyük 3 bavulumla tam hareket ederken binebildiğim fatih ekspresinde fark ettim. Biletimi bastıramadığım için ortada kalan bavullarımın yanıbaşındaki bir koltukta 1 saat kadar uyumaya çalıştıktan sonra alevler içinde uyanıp midemin isyanı üzerine tuvalete yöneldim. Yöneldim, ancak tren koridorunu henüz tamamlamışken kapının ağzında sadece “bana yardım edin” diyebildiğimi hatırlıyorum. Sonrası kayıp. Kendimi trene binilen basamaklarda oturtulmuş buluyorum, bir adam konuşturmaya çalışıyor beni. Yıl 2009 ken henüz bayılmış bir kıza sorulan ilk soru “bişey mi aldın” oluyor haliyle. Kimyasala karşı olan bünyem, o şahane tren halıfleksiyle bir olmuş şuursuzluğumla bile harekete geçip soruyu sorana gayet net ve ters bir “HAYIR”la karşılık veriyor. Etrafımdaki insanlara gözümü açabildiğim zaman bakıyorum; görüyorum ki fırsattan istifade bir takım karşı cins dallama sürüsü apartta bekliyor üzerimdekilerin sıyrılması için. Bunu o yarım açık gözlerle bile görebiliyorum. Ne acıdır ki hemcinslerim koltuklarından meraklı gözlerle bakıyorlar sadece. Kendimi hatırlıyorum. Yolda düşen kalkan herkesi hastaneye götürüp, onlarla yaptığım motiv edici konuşmaları düşünüyorum. Sonra yine karanlık ve üstümü başımı düzeltmeye çalışarak tekrar bayılıyorum. Arada soğan koklatan bir adamın ellerindeki soğan kokusunu nasıl geçiriceğini düşünüyorum. O haldeyken bile, içimden gülüyorm.
Eh tabii, haliyle bir dur zamanı gelmiş nacizane bedenime. Kendimi rüzgarla şarj edicem desem; iki tekerlekli adaptörümü de aldılar elimden, bu korkunç toz şehirde bütün taksiler benimmiş şimdi.
Ben büyüyünce ya izmir’e ya ekvatora yerleşicem diyorum, inanmıyolar.
Yatağımda kolumu kaldıramayıp yatarken karpuz çekirdeklerini tek tek ayıklayıp bana getiren anne faktörüm var sonra. Geldiğimin 1 buçukuncu dakikasında kurduğu direktif cümleleriyle ben buradayım der gibi, yaz günü üzerime battaniye örtmem, beyaz ekmek yemem, soluma değil de sağıma yatmam gerektiği gibi spesifik konulara değinmeden alamadı kendini. Bense, çem çem çemkirmeye mecalim kalmadığından yarıya inmiş gözkapaklarımla “-mış gibi” yaparak evdeki, aile konseptine ayak uydurdum. Kaldı ki anneye çemkirilmez. Hele karpuz çekirdeklerini ayıklayıp tabağı yatağına geitren bir anneye hiç.
Ama yok; maksimum 2 hafta diyorum………………..
…ve buradan yaz okulu açmayan sevgili güzel sanatlar fakültesi yetkililerine sesleniyorum:
YAZ OKULU AÇIN!!!!!!!!!!!!!
Efendim esen kalın; öperim kan şekerinizden.
MEVCUT DURUM DEĞERLENDİRMESİ
8/7/2009Buzlu camdan lensler var gözümde. Ta içinde bebeğinin, buz parçacıkları var. Beynime iletilen görüntüleri yüz yerinden bıçaklarcasına katleden buz parçacıkları. Bir sinek değil ki uçan etrafımda... Bin tane sinek var. Eşyalarımı sattım, bu yüzden vızıltılar yankılanıyor hala badana yapamadığım duvarlarımda. Delirmiyorum, yok. Akıllı olmak ne demek, ona karar veremiyorum sadece.
Manik bir gülümsemeyle içi kendiden kürklü kamuflajımı giyiyorum çıkmadan sokağa; biliyorum sıcak hava, bu buz şehre bile geldi yaz. Bile bile giyiyorum onu. Bazen önünü açıyorum, rüzgar girsin diye içime. Ama görmesinler ben yürürken içimdeki ürkek kızı.
Maykıl Ceksını da kaybettik. 20 yıllık kapı komşumu kaybetmişçesine üzülüyorum, gülüyorlar. Ben de gülümseyerek muuunvolk yapıyorum sonra. Gülüyoruz. Neden gülmeyelim ki.
Kapı komşusu benzetmesinden vazgeçiyorum. Çocukluğumdan gün be gün uzaklaşmamın yası aslında kilitlenip "liberian girl" izleyip durmamın sebebi. Miadını doldumuş zamanlara tanık olmak, 30 sene sonra ömür yeter de bir belgesel izlersek "ben de ordaydım, gördüm, duydum" diyebilmek var bir de. Annem babam ve ablamla çıktığımız yaz tatillerinde maykıl ceksın mı muazzez abacı mı başlığı altında arabada verdiğimiz mücadele gibi değil haliyle güncel halet-i ruhiye sorgulaması. Seceremiz guugılda, kişilikler Te Ce kimlik numarası...
İç huzur diye bişey var ya hani, üzerine kapıları kitlesen de kaçıp kaçıp giden yine de. Bugünlerde elimde çalı süpürgesi kovalıyorum onu. Kendime uysal davranmaktan oldukça uzak, çocukken bir fiske tokat yememiş olduğum için dövüyorum içimi evire çevire. Hep gülümsüyorum tabii. Gülümsemezsen olmaz, durur hayat.
Şimdi durdu mesela. Pause tuşumu tornavidayla oydum. Stop ve playden ibaret minimalist bir kumandam var. Ben koltukta uzanmışım, o yanıbaşımda sehpada. Uzansam alıcam ama, kedi var yanımda, huzuru kaçmasın istediğimden, gitmesin istediğimden uzanmıyorum. Kompozisyon müsait olmuyor bazen sehpaya uzanıp da hayatının kontrolünü alasın diye eline.
3 koca bavul hazırlayıp da, otobüse 2 saat kala biletimi iptal ettirmek gibi çılgın eğilimlerdeyim... Ve diyorum ki, ey toplum; çık git içimden.........
Ve Maykıl. Bi ara rüyama gir, iki dans neyim edelim.
Tanrı beni korusun. Bu aralar daha da çok. Amen.
Yeşil çevirimiçi ışıklarla muhattap olup, rakımızı onlarla karşılıklı içiyoruz. O turuncu ışığın, aşağıda yanıp sönüceğine dair kendi kendimize iddiaya girip, kendi kendimize kazanıp kaybediyoruz. Kalplerimizde kocaman baz istasyonları, ruhumuzda zamanla büyüyen kara deliklerimiz......
Perdenin arkasında kostümümüzü çıkarttığımız o çıplak anımızla yakından uzaktan alakasız roller seçiyoruz. Öyle yetenek dahilinde de değil; şeffaf bir küre içinden çektiğimiz bir küçük kağıda istinaden tüm bu yaşananlar...
Yeşil, çevirimiçi ışıklarla rakı içiyoruz.
Ekrandan retinamıza yansıyan suretlerimize gözlerimizi yumarak, acılarımızı arama motoruna yazıp; hikayelerimizi en çok eşleştirebildiğimiz şarkılarımızı favorilerimize ekliyoruz.
Aslında suç bende de değil hakim bey... Suç bizzat 20 yaş dişimin verdiği sıkıntıda.
Antibiyotiğin böbrekleirmle kurduğu sağlıksız diologlardan ötürü, çareyi anason aromalı saf alkolde arıyorum ben.
Uzun, ince bardaklarda geceleri bitirip; çareyi o bardakların diplerinde de bulamıyorum.
Bu öylesine bir çaresizlik ki; kendimi on beşici satırda dahi ifade edemiyorum.
Dosyamı yakın hakim bey; ben inanmayıp "ben"i anlatamadığım bi' davada bulunmak istemiyorum.......
Değiştirmeye çalışıyoruz. Önümüze ne çıkarsa çıksın... Akp'li taksici amcayı 10 dakikalık şişli-beşiktaş mesafesinde sosyal demokrat yapmak, et yemeyen arkadaşamızı dana sever yapmak istiyoruz. Sosyal demokrasi uğruna ömrümüzü verdiğimizden ya da günde bir kuzu çevirme yediğimizden de değil... Maksat müdahale olsun.
Daha ilk dakikadan (azıcık zeki olan insanlar için) genel hatlarını çözüp, 2. saatin sonunda sindirim sisteminin nasıl çalıştığına kadar her ayrıntısını çözdüğümüz birine 3 ay sonra sokaktaki adam muamelesi yapıp bütün çözümlemelerimizi gözardı edercesine ruhumuzu hırpalıyoruz. Şöyle açalım:
A kişisi: Abicim, e sen zaten biliyodun bu adamın böyle olduğunu
B kişisi: Yaaaağğğ evettt deeee.. İşte ne biliyim yaağğ.. Değişir zannettim…
Hmmm… Değişmek derken???
…
Bunun adı bile bile lades şekerim, yok öyle değişimdir; başkalaşımdır falan!
Gelgelelim esas mevzuya. Bilen bilir, son zamanlarda zeitgeist hareketi diye bir oluşum söz konusu. Zeitgeist, tabii ki almanlardan çıkma bir yeni dünya kavramı da diyebilriz. “Zamanın ruhu” anlamına geliyor efendim. Açılımıysa oldukça geniş. Şimdi anlatamicam, açın okuyun. Tanrı google diye bişey yarattı, diy mi ama…
“Zeistgeist movie” insanları varolan sisteme dahil olmamak adına oldukça sarsıcı bir şekilde uyaran ve de uyandıran bir belgesel. Dünya üzerinde dinin neden başrolde olduğu, ekonomik politikalar, Amerika, 11 Eylül gibi birçok konuya değinmiş, sonunda ise “Aman Tanrım, iz diz riyıl layf?? No no, metriks izınt riyıl” dedirten bir yapım da diyebiliriz. Ancak işin ilginç yanı, bunun yalnızca internet üzerinden izlenebilen bir belgesel sıfatını taşımadığı. Daha doğrusu aylardır feysbukuma gelen “zeitgeist hareketi mesajları” bana bunun yalnızca bir belgesel olmadığı gerçeğini hatırlatıyor.
Dünya üzerinde insanlar bu oluşum altında buluşuyor, toplantılar düzenliyor, çoğalıyorlar.
Öyle ki, düzenledikleri toplantılara katılan üyelerini tek tek ismen yazıp, yayınlıyorlar.
Dünyanın mevcut durumunun bir çöplükten farksız olduğuna dikkat çekip, aslında gördüklerimizin ve sandıklarımızın hemen hiçbirinin gerçek olmadığından bahsediyorlar.
Hepimiz komplo teorilerini okumuş ya da duymuşuzdur.
Ancak bu, 12 ytl’ye satın alınabilinen bir komplo teorisi kitabından ya da etkileyici bir belgeselden daha fazlası.
Sloganlarıysa; "Together we stand, divided we fall"
“Beraber direniriz, bölünürsek düşeriz”
Nedendir bilinmez, uzun zamandır beklediğim bir motivasyon bu hareket. Kız arkadaşlarımızla türk kahvesi içerek yanımızdaki adamı neden değiştiremediğimizi tartıştırdığımız minik kabuklarımızdan kafacıklarımızı çıkarıp, değil bir insanı; tüm dünyayı değiştirmeye çalışan bir hareketin varolduğunu görmek bile heyecan verici.
Çünkü dünya, sandığımız gibi bir yer değil.
Her köşe başında bir eycınt simit var.
Dilenci sandığınız adam aslında sistemin kontrolündeki o kötü robot.
Edindiğimiz her yeni cici, aslında çakralarımıza beton döküyor.
Dzzzztttt…. Pardon kısa devre yaptım.
Ne diyeyim;
Tanrı manyetik alanlarımızı korusun.
Amen.